
Tropik adalardan dağ zirvelerine: Bir gezginin hikâyesi
1993 yılında Ankara’da doğdum, ancak çocukluğumun büyük bölümü İstanbul Beylikdüzü’nde geçti. Spor, oyun ve keşiflerle dolu yıllarım, bugünkü meraklı ve enerjik kişiliğimin temelini oluşturdu. Bisiklet, paten, kaykay derken futbol ve basketbola da tutkuyla bağlandım. Çocukluğumu geçirdiğim Bizimkent Sitesi, dostluklar kurduğum, unutulmaz anılar biriktirdiğim ve özgürce büyüdüğüm bir yerdi. O günlerden bugüne, keşfetmeye ve öğrenmeye olan tutkum hiç azalmadı; aksine her seyahatimde, her yeni deneyimde daha da büyüdü.

Böyle bir yerde büyüme fırsatı bulduğum için kendimi çok şanslı hissediyor ve minnet duyuyorum. Bugün olduğum kişiyi şekillendiren temeller; ailem, öğretmenlerim, yakın çevrem, arkadaşlarım, izlediğim filmler, genç yaşta gördüğüm yerler ve merakla deneyimlediğim yeni şeyler sayesinde atıldı. Kısacası, geçirdiğim o güzel çocukluk yılları bana hayat boyu taşıyacağım değerler kazandırdı.
İlk yurtdışı deneyimimi 1998 yılında, beş yaşındayken ailemle gittiğim Belçika’nın Brüksel şehrinde yaşadım. Ertesi yıl aynı şehre tekrar gittik. Bu seyahatlerden aklımda en çok kalan şey, şehrin sembolü olan Manneken Pis heykeliydi. O yaşta, insanların neden bu heykelin önünde fotoğraf çektirdiğini merak etmiştim. Çocukluk merakım, yıllar sonra heykelin tarihini araştırmama vesile oldu.

2002 yılında, 9 yaşımdayken ailemle birlikte Hollanda’nın hareketli şehri Amsterdam’a yaptığımız seyahatte adeta büyülendim. Yurt dışında insanların yaşam biçimlerinin ve kültürlerinin bizden ne kadar farklı olduğunu ilk kez orada fark ettim. İstanbul’da göremediğim birçok şey vardı: yel değirmenleri, ilginç kostümler giymiş insanlar (filmlerde gördüğümüz karakterleri sokakta görmek o yaşta benim için oldukça eğlenceliydi), farklı yemekler, bisiklete binen kalabalıklar, şehrin içinden geçen kanallarda teknelerle gezinti yapan turistler, dükkânlardaki sıra dışı objeler ve hatta binaların mimarisi bile bizimkilerden çok farklıydı. Bu, bir çocuk için hayatının dönüm noktalarından biriydi.
Her zaman sıra dışı sorular soran, meraklı bir çocuktum. Genç yaşta böylesine farklı deneyimler yaşamak içimde daha çok öğrenme, daha fazla seyahat etme ve hayatıma yenilikler katma isteği doğurdu. İşte seyahat tutkum böyle başladı.
2006’da çok sevdiğim teyzem evlendi. Eniştem doktor olduğu için tanıştığımız ilk günden itibaren iyi anlaştık. İki yıl sonra, katıldığı bir ilaç kongresi nedeniyle beni Barselona’ya davet etti. Ailemden onayı alır almaz birlikte yola çıktık ve unutulmaz bir gezi yaşadık.
Ertesi yıl şubat ayında annemle birlikte İspanya’nın Madrid ve Toledo şehirlerini keşfettik. Aynı yılın haziranında ise ilk kez tek başıma yurtdışına çıktım. Liseye yeni başlamıştım ve bir eğitim danışmanlığı aracılığıyla İngiltere’nin Tor Bay kıyısındaki Paignton kasabasında bulunan bir dil okuluna gitmeye karar verdim. Koca bir yazı burada geçirdim, birçok yeni arkadaşlık kurdum ve hayatımda iz bırakacak anılar biriktirdim.
Sonraki yıllarda da ailemle seyahatlerimiz hız kesmeden devam etti. (Detaylarını “seyahat ” kısmında bulabilirsiniz.)

2012 yılında, uzun zamandır heyecanla beklediğim ilk kıtalararası seyahatimizi gerçekleştirdik. Artık reşit olmuştum. 19. yaş günümden üç gün sonra, Güney Afrika’nın üç başkentinden biri olan büyüleyici Cape Town’a ayak bastım. Afrika Kıtası’nın son bulduğu, Atlas ve Hint Okyanusu’nun birleştiği Ümit Burnu’nu; bulut şelalesiyle ünlü Masa Dağı’nı; Kap babunlarını (The Chacma Baboon), Afrika penguenlerini, deniz aslanlarını, fokları ve daha pek çok canlıya ev sahipliği yapan bu zengin doğayı görmek tarif edilemez duygular yaşattı.
Aynı yılın haziran ayında ise ilk okyanus ötesi yolculuğuma tek başıma çıktım. Üniversite hazırlık sınıfındaydım ve dilimi geliştirmek için iki aylığına Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti Washington D.C.’de, üniversitemin anlaşmalı olduğu bir kampüste yaz okuluna gittim. Burada okurken New York ve Philadelphia’yı da ziyaret etme fırsatı buldum. Yaşadığım bu deneyimler, hayatımın birçok alanında bana katkı sağladı ve gelişimime büyük ivme kazandırdı.

2012 yılının kasım ayı sonunda nihayet dördüncü kıtama, Asya’ya ayak bastım. İlk durağım Tayland’ın başkenti Bangkok’tu. Kısa bir süre burada kaldıktan sonra tropik bir ada olan Phuket’e geçtim.
2004’teki büyük felaketten (Hint Okyanusu depremi ve tsunamisi) ağır yara alan dünyaca ünlü Patong Plajı’nda dalgalarla oynadım. James Bond filminin bir sahnesinin çekildiği Khao Phing Kan Adası’nda (James Bond Adası) o uzun, büyüleyici kaya parçasına kadar yüzdüm, bir kısmına tırmanıp kendimi denize bıraktım. Leonardo DiCaprio’nun rol aldığı 2000 yapımı The Beach filmiyle ünlenen Phi Phi Adaları’nda denizin ve kumun tadını doyasıya çıkardım.
Ko Racha Yai (Raya) Adası’nın kristal berraklığındaki sularında, mercan resifleri arasında dalış yaptım. Tropik meyvelerin benzersiz tatlarına doyamadım. Daha anlatacak o kadar çok şey var ki… Bu deneyimler kelimelerle tam olarak ifade edilemeyecek kadar büyüleyiciydi.

Tropik adalara olan aşkım işte bu coğrafyada başladı. Ardından, bu tutkumu simgeleyen anlamlı bir dövmeyi sol koluma yaptırdım. O yıllarda içim adeta kıpır kıpırdı.
2013 yılının şubat ayında daha fazla dayanamayarak Singapur üzerinden Endonezya’nın Bali Adası’na geçtim. 2015’te 22. yaş günümü Maldivler’de kutladım. 2016’nın ocak ayında Mauritius Adası’na, aynı yılın mayısında ise Filipinler’in başkenti Manila’dan küçük bir pervaneli uçakla Boracay Adası’na uçtum. Havaalanında yaşadığım üst üste rötarları ve saatler süren bekleyişi asla unutamam.
2017 yılının yılbaşını ailemle birlikte Küba’nın başkenti Havana’da geçirdik. Hayatımın en güzel yılbaşlarından biriydi. Aynı yılın ağustos ayında ise Panama Kanalı’nı görmek için yola çıktım.
Diğer seyahatlerimi görmek ve yenilerinden haberdar olmak için beni instagramdan takip edebilirsiniz.

Bahçeşehir Üniversitesi İşletme Bölümü mezunuyum. Farklı sektörlerde çeşitli sürelerle çalışarak hem deneyim kazandım hem de birikim yaptım. Bugün hâlâ daha büyük hayallerimi gerçekleştirmek için çalışmalarımı sürdürüyorum.
Seyahatlerimin önemli bir kısmını belli bir döneme kadar ailemin desteğiyle gerçekleştirdim. Bu nedenle onlara duyduğum minnettarlığı kelimelerle ifade etmem mümkün değil. Bana her zaman destek oldukları ve yanımda durdukları için onlara sonsuz teşekkür ediyorum.

2015 yılında Kanada’nın Toronto şehrinde dil eğitimi için gittim ve aslen Kolombiyalı bir çiftin evinde yaklaşık yedi ay yaşadım. Bu süre, şimdiye kadar yurt dışında geçirdiğim en uzun dönem oldu ve hayatıma birçok yenilik kattı.
Kaldığım çevre beni koşuya yönlendirdi; haftanın belirli günleri düzenli olarak koşuyor, hatta yarışlara katılıyordum. Ev sahibim Federico ise göz kamaştıran kırmızı bisikletiyle sürekli antrenman yapıyordu. Öyle bir iz bırakmış ki, Türkiye’ye döndükten beş yıl sonra ben de bisiklet sürmeye başladım. Hatta Instagram’da bisikletle ilgili bir paylaşım yaptığımda Federico hâlâ bana mesaj atar, sorular sorar ve önerilerde bulunur. Ben de her seferinde onu minnetle anarım.
“Başlamak için neden beş yıl bekledin?” derseniz, cevabı basit: Döndükten sonra bir süre daha koşmaya devam ettim, ancak İstanbul Maratonu’nda yaşadığım sakatlık nedeniyle spora ara verdim. Pandemi döneminde ise ilk bisikletimi alarak bu tutkuya adım attım.
Kanada’da bulunduğum süre boyunca dünyanın en büyük üç şelale sisteminden biri olan Niagara Şelalesi’ni gördüm, başkent Ottawa ve Montreal’i ziyaret ettim. Hem unutulmaz deneyimler yaşadım hem de harika dostluklar edindim.

En son gerçekleştirdiğim uzun süreli ve okyanus ötesi seyahatim, 2019 yılının mayıs ayında Brezilya’nın başkenti Brasília’ya oldu. Yaklaşık iki buçuk ay boyunca bu şehirde kaldım, bir startup’ta staj yaptım ve değerli deneyimlerin yanı sıra iyi bir gelir de elde ettim.

Stajımı tamamladıktan sonra, dünyanın en büyük üç şelale sisteminden biri olan Iguazu Şelalesi’ni görmeye gittim. Bu üçlüden geriye yalnızca Zimbabve’deki Victoria Şelalesi kaldı. Iguazu’da hissettiklerimi kelimelerle anlatmak imkânsız. Sadece şunu söyleyebilirim: Ölmeden önce mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri. Niagara’dan çok daha fazla etkiledi beni.
Bu şelaleyi görmeyi uzun zamandır hayal ediyordum. 26 yaşımda bu hayali gerçekleştirmiş olmanın mutluluğunu her gün, düşündükçe yeniden yaşıyorum. Aynı seyahatte Rio de Janeiro’yu da ziyaret ettim ve orada da tarifsiz duygular hissettim.

Seyahat virüsünü bir kez kaptınız mı, ömür boyu onun etkisiyle yaşarsınız. Ekstrem sporlar virüsü de benzerdir; ancak seyahat tutkusu daha yaygınken, ekstrem sporlara duyulan tutku daha nadir görülür. Kimi insanlar korkularıyla bu virüse karşı bağışıklık kazanır ve bu aktivitelerden uzak dururlar. Onlar için düşündüklerinde ve korktuklarında salgılanan adrenalin yeterlidir.
Biz adrenalin bağımlıları içinse bu his asla yetmez. Kimse bizi korkusuz sanmasın; biz de korkarız. Ama korkunun ötesinde, o anlarda hissettiğimiz yoğun hazzı delicesine severiz. Öyle ki o sporları yaparken, başımıza ne gelirse gelsin—sakat kalmadıkça—vazgeçemeyiz.
Yıllardır tutkuyla sürdürdüğüm başlıca sporlar: snowboard, kayak, wakeboard, tüplü dalış, motor sporları, bisiklet, parkur, koşu, yüzme, tenis ve kano.

Ortaokul yıllarında önce kayak yapmayı öğrendim, ardından snowboarda geçtim ve bir daha kayağa geri dönmedim. Bu sporda kendimi geliştirdikten kısa süre sonra ilk boardumu aldım ve fırsat buldukça dağların yolunu tutmaya devam ettim.
Üniversite yıllarımda snowboard yaparken çok ciddi bir kaza geçirip kafa travması yaşadım. O an kask takıyor olsaydım belki bu kadar ağır atlatmazdım. Ekstrem sporlarda güvenlik önlemleri hayati derecede önemlidir; hatta bazen aldığınız tüm önlemler bile yetmeyebilir. O yüzden “Bana bir şey olmaz” demeden, mutlaka gerekli tedbirleri almak gerekir.
Kazadan sonra ayağa kalkıp kaymaya devam etmişim. Aşağı indiğimde arkadaşlarım konuşmalarımda bir tuhaflık fark etmiş. Düşüşümü gören bir arkadaş ambulansı çağırmış. Ben ise o andan sonrasını hiç hatırlamıyorum. Uzun süre hafıza kaybı yaşadım ve kendime geldiğimde gece yarısı otel odasında, şiddetli bir baş ağrısıyla uyandım. Ölümden döndüğümü söyleyebilirim; neyse ki ucuz atlattım. Bugün hâlâ fırsat buldukça snowboard yapmaya devam ediyorum.
Diğer bir kazayı ise lise yıllarında motorsikletle yaşadım. İlk kez kask takmama hatasını o zaman yaptım ve yine ölümden döndüm. Viraja hızlı girip kaldırıma çarptım, ardından çam ağacının gövdesine fırladım ve yüzümle çarpıştım. Burnum kırıldı, yüzümde birkaç dikiş atıldı ama ucuz atlattım.
“Peki, neden dağda ikinci kez aynı hatayı yaptın?” diye soracak olursanız cevabım basit: Snowboardu o kadar tehlikeli bir spor olarak görmüyor ve kendime fazlasıyla güveniyordum. Bunu da gençliğimin toyluğuna vermek gerek.

Bu satırları 12 Şubat 2021’de yazıyorum. Dünyada ilk koronavirüs vakasının görülmesinin üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti. Seyahat etmenin oldukça kısıtlı olduğu bu dönemde hepimiz zor günlerden geçiyoruz.
15 Temmuz 2020’de bisiklet sürmeye başladım ve o günden beri bir kez bile kasksız yola çıkmadım. En sevdiğim sporlardan biri de tüplü dalış. Uzun yıllardır dalıyor ve seyahatlerim boyunca dünyanın farklı noktalarında sualtı dünyasını keşfetme fırsatı buluyorum. Bu sporun benim için ayrı bir yeri var; çünkü bambaşka bir dünyaya adım atıyorsunuz ve orada doğa karşısında aslında ne kadar aciz olduğumuzu çok net görüyorsunuz.

Sözü fazla uzatmadan nitelikli kahveye olan tutkumdan da bahsetmek isterim. Türkiye bu kültürle her ne kadar geç tanışsa da, günden güne çoğalan butik kahvecilerin ve kavurmacıların varlığından dolayı mutluyum. Ülkemizde işini hakkıyla yapan kahvecilerin sayısı henüz iki elin parmaklarını geçmese de, gereken değer verildiğinde bu kültürün hızla yayılacağına ve sayının artacağına inanıyorum.
Seyahatlerimdeki vazgeçilmezlerimden biri, nitelikli kahve dükkanlarını keşfetmek ve yeni tatlar denemektir. Bu sayede koku ve tat duyularımı oldukça geliştirdim. Bununla da kalmayıp, Türkiye’nin en iyi kahvecilerinden birinde barista olarak çalıştım ve her gün kahve demleme, tatma ve öğrenme şansı buldum. Kahveyi ne kadar sevdiğimi sorarsanız cevabım net: Bu sektörde çalışacak kadar çok seviyorum. Henüz nitelikli kahveyle tanışmadıysanız, sizi araştırmaya ve öğrenmeye davet ediyorum.
Beni biraz daha tanımanız için şunu da eklemeliyim: Hayvanları çok seviyorum. Çocukken uğur böceğini öpeceğim derken yanlışlıkla yutmuştum. Bir böceği bile öpecek kadar hayvanlara sevgiyle yaklaştığımı düşünürseniz, onlara olan şefkatimi daha iyi anlayabilirsiniz.
Bundan sonra yol hikâyelerimi sosyal medya kanallarımda paylaşacağım. Yorum yapmaktan, soru sormaktan çekinmeyin. İnsanlara yalnız seyahate çıkmaları için cesaret vermek, kendilerini geliştirmelerine katkı sağlamak ve onlara ilham olmak istiyorum. Deneyimlerimi paylaşmaktan büyük keyif alıyorum.
Sevgilerimle,
Burç